Syndicate content

Türk Kadınlarının Gelecekte İşgücüne Katılım Durumu

Martin Raiser's picture
Also available in: English

Building hospital gurneys at the Tautmann factory in TurkeyBirkaç hafta önce, Kadınlar Gününün hemen sonrasında, Dünya Bankası’nın Ankara Ofisinde, kısa süre önce kendi işlerini kurarak kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını dönüşüme uğratan beş kadına dair kısa filmleri izlemek için bir kahve saatine katıldık (şu anda üzerinde son düzenlemeler yapılan filmler kısa süre içinde yayınlanacak). Bu beş kadının hikayesi oldukça umut vaat edici idi, ancak tartışma kısa süre içerisinde kasvetli istatistiklere döndü. Yorumcular Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranının OECD ortalamasının yarısı düzeylerinde olduğunu, Türkiye’nin potansiyel GSYH’nın yüzde 25’ini sadece bu sebeple kaybettiğini vurguladılar ve  kadınların toplumdaki rolü ile ilgili karışık siyasi mesajların ve sosyal normların cinsiyet eşitliğinde daha fazla ilerleme kaydedilmesini önlediğini üzülerek belirttiler.

Şimdiye kadar anlattıklarım Türkiye’de cinsiyet konuları üzerinde çalışanların oldukça aşina oldukları gerçekler. Ancak son zamanlarda dikkatimi çeken iki kanıt, önümüzdeki yıllarda Türk kadınlarının daha yüksek bir oranını çalışma yaşamında göreceğimize dair umutlarını korumamı sağlıyor. 

Bu kanıtlardan ilki Türkiye’nin kendi işgücü istatistiklerine yakından bakıldığında görülebiliyor. Türk ekonomist İnsan Tunalı . 1953 yılında doğanlardan başlayarak 30 yıl sonra doğanlar ile biten farklı yaş gruplarındaki kentsel kadınların işgücüne katılım oranlarını incelemiş. Şekil 1’de de görülen çarpıcı bulgu 1963’te doğanlar ile 1983’te doğanlar arasında katılım oranlarındaki yaklaşık yüzde 20 artıştır. Kentsel alanlarda yaşayan ailelerin sayısının artması ile birlikte, genç kentsel kadınlar arasında işgücüne katılım oranlarındaki yükseliş tarımda çalışan kadınların oranındaki düşüşü karşılamaktadır. Sonuç olarak, 2000’li yılların ortalarından itibaren kadınların işgücüne katılım oranlarında 6 puan kadar, 25-55 yaş aralığını kapsayan ana çalışma çağındaki kadınların işgücüne katılma oranlarında ise 10 puana varan artışlar görülmektedir. 



İkinci kanıt ise Erik Meyersson’un  Econometrica dergisinin Ocak sayısında yayınlanan araştırmasında ortaya çıkmaktadır. Dr. Meyersson araştırmasında Türkiye’de belediyeler düzeyinde 1990’lı yılların ortalarından bu yana orta öğretim okullaşma oranlarındaki değişimleri incelemektedir. Dr. Meyersson özellikle İslami yönetimin kızların okullaşma oranları üzerindeki etkisi ile ilgilenmektedir. Makalede 1994 yerel seçimlerinde İslami eğilimdeki Refah Partisi adaylarının az bir farkla seçimi kazandığı belediyeler ile az bir farkla seçimi kaybettiği belediyeleri karşılaştırmak ve kızların orta öğretim okullaşma oranları ile bir nedensellik ilişkisi kurmak için Regresyon Süreksizliği analizinden yararlanılmaktadır. Sonuçlar, İslami yönetim ile kızların orta öğretim okullaşma oranları arasında 17 yaş sonrasında dahi devam eden sağlam ve pozitif bir nedensellik ilişkisi kurmaktadır (ortalamada 3 puanlık bir artışa eşdeğer). Dr. Meyersson’un bu konudaki yorumu, İslami yönetimin toplumun daha yoksul ve dindar kesimlerini  kız çocuklarını okula gönderme konusunda daha rahat hissetmelerini sağlayarak bu kesimlerde kadınların işgücüne katılımı önündeki engelleri azalttığı yönündedir.. 

Her iki kanıtı bir araya getirdiğimizde, kızlar arasında eğitimin önündeki erişim engellerinin –ister sosyoekonomik engeller isterse sosyal normlar ile ilgili engeller- azaltıldığı ve bunun da kadınlar arasında işgücüne katılma isteğini arttırdığı bir yapı görmeye başlayabiliriz. Gerçekten de, yüksek öğrenim görebilen kadınlar arasında işgücüne katılma oranı yüzde 62’ye kadar yükselmektedir. Hem kadınlar hem de erkekler için yüksek öğretimde net okullaşma oranları 6 yıl önce sadece yüzde 20 iken artık yüzde 35’e yaklaşmış durumdadır. Dolayısıyla burada da olumlu bir gidişat mevcuttur.

Bu Türkiye’nin orta gelirden yüksek gelire geçişte kadınların işgücüne katılımı bakımından tipik olarak gözlenen U şekilli kalıbı mutlaka izleyeceği anlamına geliyor mu? (örn. Goldin, 1994; Mammen ve Paxson, 2000)? Ben bunun oldukça olası olduğunu düşünüyorum. Ancak bu tüm U eğrisini yukarı doğru kaydıracak veya yukarı doğru eğrilen kısmı daha dik hale getirecek şekilde bükecek politikalara yer olmadığı anlamına gelmemektedir. Çocuk bakım olanaklarının iyileştirilmesi, yarı zamanlı çalışma desteği de dahil olmak üzere daha esnek çalışma düzenlemeleri, dengeli doğum izni hükümleri (hem erkekler hem de kadınlar için) ve kamu savunuculuğunun sürdürülmesi gibi müdahaleler, halen Türkiye’yi diğer benzer OECD ülkelerinden ayıran farkı kapatmak için gereklidir. 

Özellikle ilginç bir soru sosyal normların gerçekten çalışma yaşamında daha fazla cinsiyet eşitliği doğrultusunda değişip değişmediğidir. Şekil 2 Dünya Değer Anketinden birkaç dalganın sonuçlarını göstermektedir. Tablo karışık görünmektedir. İşlerin kıt olduğu bir durumda erkeklere öncelik verilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı geçtiğimiz on yılda düşmekle birlikte, halen yüzde 50’nin üzerindedir (ve 1990’lardaki seviyelerin üzerindedir). Bu önemlidir çünkü Türkiye’nin 2000’li yılların ortalarından bu yana kadınların işgücüne katılımı konusunda kaydettiği önemli ilerleme rekor bir istihdam artışının yaşandığı bir dönemde  gerçekleşirken (2009 yılından bu yana 4 milyonun üzerinde iş yaratılmıştır)  1990’ların sonları ekonomik krizin yaşandığı ve iş piyasası performansının düşük olduğu bir dönem olmuştur. Türkiye ılımlı büyüme dönemine girerken, aşılması gerekecek kilit zorluk işgücü piyasasının canlılığını kaybetmesi durumunda bundan ilk zarar göreceklerin kadınlar olmasının önlenmesi olacaktır. Böyle bir durum, bu blog makalesindeki iyimserliğimi haklı çıkaracak gerçek bir test olabilir.

Yorum ekleyin